"Gölgeler" Bilinmeyenin Bilinmeyeni
"Gölgeler" Bilinmeyenin Bilinmeyeni
Gecenin karanlığı odamı sarmış durumda. Bakışlarımı ne yöne çevirsem karartılar görüyorum; kimisi kara, kimisi koyu, kimisi açık kara... Ortak noktaları ise hepsinin temelde "kara" olması. Duvar, tavan ve pencere... Gözlerimi duvardan tavana, oradan pencereye gezdiriyorum. Karartılardaki ton değişiklikleri zihnimde şekillere bürünüyor fakat onları tam olarak anlamlandıramıyorum. Bu belirsizlik içimde bir ürpertiye neden oluyor ve korkuyorum!
Sonra zihnim her ne oluyorsa bu anlamsızlık karşısında ki huzursuzluğu kaldırmak için olsa gerek hemen bir hikâye üretiyor. Bir karartıya bakıp " bak, şirin bir köpek" diyorum, diğer taraftakine ise bir " dağ manzarası". Zihnim bu görüntüleri tanımladıkça biraz sakinleşiyorum. Ancak diğer tarafta bir karartı daha var: " Bir insan mı o?" İşte o an içimdeki ürperti yeniden canlanıyor soluk alış verişim hızlanıyor gecenin sessizliğinde kalbimin sesini duyar oluyorum nedir bu şimdi, savaş kaç modu mu? Panikliyorum!
Kendi kendime soruyorum: "Neden karartıları bile bir şekle, objeye veya canlıya benzetip onlara anlam yüklüyorum?" Diye. Sanırım anlamlandırmak, zihnimdeki belirsizliği ortadan kaldırıyor ve bu da bana güvende olduğumu hissettiriyor. Fakat bu sefer yaptığım son benzetme tersine korkuya sebep oluyor.
"Belirsizliği anlamlandırmak bilinir kılmak insan için çok temel bir ihtiyaç olmalı." Diye düşünüyorum. Varoluşsal krizlerin kökeni de belki tam olarak burada yatıyor. Fallara, Burçlara ve Tarotlara olan merakımız bu sebeple belki.
Bilinmeyene yönelik, korkularımız ve kaygılarımız... Tam da bu noktada felsefeci Kierkegaard’ın kaygı yorumu aklıma geliyor. O kaygıyı, olanın değil; olmasını düşündüğümüz (ihtimal dahilinde olan) şeylere karşı geliştirdiğimiz bir histir diyordu.
Demek ki diyorum ben de: “Bilinmeyene dayanamıyorum galiba. Onlara bir anlam yükleyince rahatlıyorum.”
Bu durumu daha iyi anlamak için ateşi örnek verebilirim. Ateş, kontrol dışı olduğunda çok tehlikeli ve yıkıcıdır. Ancak vahşi doğada tek başınızayken aniden karanlık bastırdığında yaktığınız o ateş; sizi sadece ısıtıp vahşi hayvanlardan korumakla kalmaz. En önemlisi ortamınızı aydınlatır. Bu aydınlık, bilinmezi artık bilinir kılar. Size güven hissi verir ve çevrenizdeki karartılara anlamsız benzetmeler yapıp korkmanızın önüne geçer.
Böyle fiziksel bir ortamda ateş, korkularımızın nesnesini ortadan kaldırıp kendimizi güvende hissetmemizi sağlayabilir. Peki ya zihnimizin ürettiği o soyut düşünceler, kaygılar? Onlarla nasıl baş edeceğiz? Ateş gibi birşey var mı? Yakalım da kaygıyı ortadan kaldıralım.
Neyse bunları aklımdan geçirirken ayağa kalkıyorum. Zihnimde bir forma soktuğum o karartılardan birine yaklaşıyorum. Elimi uzatıyorum ve o da ne! Elim karartının içinden geçiyor; sert, pürüzlü ve soğuk bir yüzeye dokunuyorum. Oysa dokunmadan önce onun yumuşak kılları ve sıcak vücudu olan bir köpek olduğuna sanmıştım. (İrkiliyorum kendimi kandırılmış hissediyorum, garip olan şu ki beni kandıran yine benim.) Neyse köpek değilmiş. Sadece camdan içeri giren sokak ışığının önünde duran bir objeye vurup duvarda meydana getirdiği yansıma basit bir gölgeymiş.
Gölgeler... Gerçeklik ne olursa olsun obje, görüntü her neyse o zihnimde bir anlam bulduğunda hemen bir hikâyeye dönüşüyor, o hikâye de duyguları doğruyor. Zihnimin sanki durmaksızın bir hikâye oluşturma gayreti var. Yoksa insanın anlam dünyası tamamen böyle mi şekilleniyor? Önce imge, sonra ona bağlı hikâye ve en son üretilen anlam. Her nedense hikâyesi olmayan şey, zihnimiz için adeta yok ve anlamsız gibi. İşte bu hiç bitmeyen anlam arayışı bizi durmadan hikâye üretmeye zorluyor; Harari'nin dediği gibi " İnsanın en büyük özelliği hikaye uydurması." Ben de üretilen bu kurgusal hikâyelerin hayâl gücünü geliştirdiğini bunun da varoluşun en büyük problemi olan kaygıya sebep olduğunu düşünüyorum şimdi.
"...Sonunda daha fazla dayanamıyorum ışığı açıyorum. Bütün belirsizlik bir anda ortadan kalkıyor. Gördüğümü sandığım her şeyin aslında sadece zihnimin belirsizliği ortadan kaldırmak için ürettiği bir kurgu olduğunu anlıyorum.
O an çok net bir gerçekle yüzleşiyorum: Zihnim gerçeklikten çok, bilinmez olanı her ne pahasına olursa olsun anlamlandırma gayretinde. Belki de hayatın kendisi de tıpkı bu oda gibi; bizler sadece karanlıkta kalan gerçekliklere kendi hikayelerimizi yansıtıp, kendi yarattığımız o gölgelerin dünyasında yaşıyoruz."
Buda güzelmiş
YanıtlaSil