Kayıtlar

Mutsuz Uçmaktansa, Huzurla Yürümek: "Bahçemizi Ekmek Gerek"

Resim
Mutsuz Uçmaktansa, Huzurla Yürümek: "Bahçemizi Ekmek Gerek" Yaz günlerinin o uzun, aydınlık dönemlerinden daha fazla istifade edebilmek için erken kalkıyor; bakma sorumluluğunu aldığım hayvanlarımın ihtiyaçlarını karşılamak ve kış aylarında benim ve onların besin ihtiyaçlarını karşılayacak olan, bahçeme ektiğim bitkilerin bakımları ile güneş batana kadar çalışıyordum. Bu çalışma beden olarak beni yoruyor; fakat yediğim yemekten tat, uyuduğum uykudan keyif almama sebep oluyordu. Zihinsel olarak da beynimin bir şeylerle meşgul olması; kaygılar üretmesine, geleceğe dair olumsuz düşünceler ve kurgular kurmasına engel oluyordu. Sanırım bu hengame ve koşuşturma içerisinde, hayatımda hiç bu kadar uzun saatler çalışmış olmasam da kendimi hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim. Voltaire'in Candide kitabında anlattığı, Candide’in İstanbul’da edindiği tecrübeye yakın bir deneyimi bizzat yaşayarak tecrübe ediyordum: "Bahçemizi ekmek gerek." Küçük mutfağımın ortasın...

Gül Parmaklı Şafak ve Samanların Arasındaki Sıcaklık

Resim
Gül Parmaklı Şafak ve Samanların Arasındaki Sıcaklık Homeros'un tabiriyle; "gül parmaklı şafak erken doğduğunda..." Kızıla çalan gökyüzünün belirmesiyle ötmeye başlayan kuşların tiz sesi kulaklarımda çınlıyordu. Bu ses; arabanın kontağını çevirip marş motorunu harekete geçirdiğimizde, motorun titreşerek çalışmaya başlaması gibiydi. Sanki dışarıdan bir etki gelip bedenimi harekete geçirmişti. Orada değilmişim de birden uzun bir yoldan gelmişim algısıyla uyandım. Kalkmak çok zor geliyormuş gibi, göz kapaklarım yavaş ve titreyerek açıldı. Usulca ayağa kalkıp yavaş adımlarla dış kapıya yöneliyorum. Çok güvenli görünmeyen fakat amacına uygun iş gören tahta kapının demir kilidini yukarı kaldırarak yuvasından çıkarıyorum. Menteşeleri yağlanmış olsa da bu tahta kapı, geçen zamanı ve yaşını çıkardığı sesle bana anlatmaya çalışıyor gibi gıcırdıyor. Sanki bunca kirlenmeden haberdar değilmiş gibi taze ve canlılık verici havayı içime çekiyorum. Yaşadığım duygu tarif edilir...

Kierkegaard, Unutulmuş Bir Mektup ve İnsanlığın En Büyük Bağımlılığı: Hikayeler

Resim
Kierkegaard, Unutulmuş Bir Mektup ve İnsanlığın En Büyük Bağımlılığı: Hikayeler Okumak için elime aldığım kitabın ilk sayfasına düştüğüm notun düşünsel etkisi azalmıştı sanırım, kitapta bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Çok fazla sayfaya sahip kalın bir kitap değildi "yanlış anlaşılmasın kitapları kalın ve ince diye kıyaslamam" fakat orta sayfalara doğru bir şişkinlik vardı. Parmaklarımla sayfaları usulca aktarıyorum; bu tuhaflığa sebep olan şey bir zarfmış. Beyaz olmayan karışık renklere sahip, düzenli bir el yazısıyla kime ve nereye gideceği yazılmış ve bir de pul yapıştırılmış, pulun üzerinde mühür yok belli ki son anda vazgeçmişim. Bu mektubu ne zaman buraya koyduğumu hatırlamıyorum, merakla elime alıp zarfın kapağını açıyorum. Zarfın içerisinde bir tek sayfa var; katlı duran bu sayfayı hemen açıyor ve heyecanla okumaya başlıyorum. Ne oldu? Çok değil, biraz evvel hayatımla, fikirlerimle alakalı derin bir düşünce içerisindeyken birden bir zarfla bütün ilgim, ...

Diderot’un Sabahlığı

Resim
Diderot’un Sabahlığı Mum ışığının loşluğunda kitabı almak için elimi uzatıyorum fakat elim bir engelle karşılaşıyor. Kitaplarımı koymak için bir kitaplık veya yeni bir raf yapmamıştım daha evvel; bardak ve tabak koymak için yapılmış rafları kullanmıştım. Bardak ve tabaklar düşmesin diye rafa eklenmiş, tek bir şerit halinde duran çıtaydı elimin takıldığı. Tabak ve bardakları buraya koymaya ihtiyacım yoktu artık, yalnız yaşıyordum. Herhangi bir materyalle aramdaki ilişkiyi Antik Roma'nın bilgiye olan yaklaşımı gibi değerlendiriyor, aramızda pragmatik bir ilişki kurmaya gayret ediyordum. Önceden tam tersi olsa da şu anda gösterişten ve gereksiz şeylerden nefret ediyordum artık; beni daha evvel esir eden sabahlığı tekrar giymemeye özen gösteriyorum... Fakat düşüncede her ne kadar kolay gibi görünse de bu düşünceyi pratikte uygulamak sandığımdan daha zordu. Elbette kolay olacağını düşünmüyordum fakat göze aldığım şey için buna değerdi: Özgür düşünce. Bunun için ise Ulus Bake...

“Sepetteki Elmalar”

Resim
“Sepetteki Elmalar” Balkonda yağmuru izlerken düşündüğüm bilen özne ile bilinen nesne arasındaki ilişkinin neliği, yorgunluk olarak geri dönmüş sanırım ki oturduğum yerde uyuyakalmışım. Gözlerimi açtığımda karanlık aydınlığın yerini almış, gün geceye dönmüştü. Ben ise biraz afallamış gibi hissediyordum; uyumak sanki iyi gelmemişti, geçen zamanın farkında bile değildim. Eskiler, "Bu vakitte uyumanın iyi olmadığını," söylerler. İçinde bulunduğum algı durumunu göz önüne aldığımda haklılar sanırım. Usulca telefonuma uzandım; amacım saati öğrenmekti. Evimde saat yoktu ve çok uzun zamandır, "cep telefonu" taşımaya başladığımdan beri saat kullanmıyordum. Saati sürekli cep telefonundan öğrenirdim; tabii sadece saat mi? Hayır, bu küçük alet hayatımı kontrol altına almıştı sanki; çoğu şeyi ondan öğreniyordum. Mesela: Artık gazete okumuyordum, kimseye adres sormuyordum, mektup yazmıyordum, çoğu zaman para bile taşımıyordum... Evet, hayatımı çok kolaylaştırmıştı ama...

Sıradan Olmayan Sıradan

Resim
Sıradan Olmayan Sıradan Balkonda oturmuş gri bulutların, mavi boş bir tuval gibi görünen, gökyüzündeki boşlukları nasıl dolduruğunu izliyordum. Aralarından güneş ışıklarının sızmasıyla beliren, dağınık fakat kendimi zorlasam bir şeylere benzetebileceğim beyaz bulutlarda vardı. Bu beyaz bulutların gökyüzünde kapladığı alanı sanki "hilal taktiği" yapan bir ordu gibi sıkıştıran koyu gri bulutların içinden zaman zaman parlak ışıklar yükseliyordu; yıldırım mıydı, şimşek miydi bilmiyorum. Önce tatlı bir serinlik bırakan rüzgâr geldi ve beraberinde parlak ışık, gök gürültüsü ve yağmur taşıyan bulutlar... Gökyüzündeki açıklıklardan süzülen ışık, gri bulutlarla yeryüzü arasında perdeyi andıran bir yağmur sisi oluşturuyordu. Sanki gök ve yer birbirlerine bitişik gibi görünüyordu. Bulutlar her çarpışmalarında güçlerini anlatır gibi ses çıkarıyor, ben ise balkonda, büyülenmiş gibi onları izliyordum. Duyduğum sesin coşkusu ve çevremdeki canlıların bu duruma tepkileri, sesin ya...

Theseus’un Gemisi Paradoksu ve Değişen Bedenimiz: Ben Hâlâ "Ben" miyim?

Resim
Theseus’un Gemisi Paradoksu ve Değişen Bedenimiz: Ben Hâlâ "Ben" miyim? Dallarına asılı yapraklarına vuran sarı sokak lambasının ışıklarıyla yapraklarının renginin sarı mı yoksa yeşil mi olduğunu anlayamadığım bir incir ağacına bakıyorum. Hangi renge sahip olduğunu anlayamasam da yapraklarındaki canlılığı görebiliyorum. İlkbahar ile gelen mucize, gür yapraklarındaki tazelik ve canlılıkla kendini belli ediyor; "Ne kadar sağlıklı ve canlı," diye düşünüyorum. Oysa iki hafta önce kuru bir ağaçtı. Şimdiki halinin bu canlılığı beni kıskandırdı mı? Bilmiyorum... Aynaya bakana kadar ben de kendimi onun gibi hayat dolu ve canlı hissediyorum halbuki. Ona o canlılığı ve tazeliği veren bahar, bana verebiliyor mu bu canlılığı ve tazeliği? Evet, heyecan veriyor; neşe, umut, mutluluk veriyor fakat bedenim! Aynaya baktığımda gördüğüm, "ben" dediğim bedenimin zaman karşısındaki acizliğini yüzüme vuruyor gibi. Yüzümdeki buruşmalar, yanaklarımdaki sarkmalar, saçl...