Kierkegaard, Unutulmuş Bir Mektup ve İnsanlığın En Büyük Bağımlılığı: Hikayeler





Kierkegaard, Unutulmuş Bir Mektup ve İnsanlığın En Büyük Bağımlılığı: Hikayeler

Okumak için elime aldığım kitabın ilk sayfasına düştüğüm notun düşünsel etkisi azalmıştı sanırım, kitapta bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Çok fazla sayfaya sahip kalın bir kitap değildi "yanlış anlaşılmasın kitapları kalın ve ince diye kıyaslamam" fakat orta sayfalara doğru bir şişkinlik vardı. Parmaklarımla sayfaları usulca aktarıyorum; bu tuhaflığa sebep olan şey bir zarfmış. Beyaz olmayan karışık renklere sahip, düzenli bir el yazısıyla kime ve nereye gideceği yazılmış ve bir de pul yapıştırılmış, pulun üzerinde mühür yok belli ki son anda vazgeçmişim. Bu mektubu ne zaman buraya koyduğumu hatırlamıyorum, merakla elime alıp zarfın kapağını açıyorum. Zarfın içerisinde bir tek sayfa var; katlı duran bu sayfayı hemen açıyor ve heyecanla okumaya başlıyorum.

Ne oldu? Çok değil, biraz evvel hayatımla, fikirlerimle alakalı derin bir düşünce içerisindeyken birden bir zarfla bütün ilgim, sırf meraktan bu zarfa kaymıştı.

Ne garip değil mi? "Şimdi ne yapmalıyım, nasıl yaşamalıyım?" gibi hayati bir konunun sırf bir merakla ötelenmesi ve gündemimin birden değişmesi.

Bu kağıt, çok eskiden yazdığım bir mektup; muhatabına gönderilmemiş ve saklanmış. Mektup ama daha çok günlük gibi, belli bir zaman dilimi içerisinde yaptıklarımı ve hislerimi kaleme almışım.

Okuyorum; duygusal bir mektup, kafam karışıkmış, göndermemem iyi olmuş diye düşünüyorum. Ama kafama takılan bir şey oluyor: Her ne olursa olsun, gündelik yaşantımızda farklı bir durum, sıradan akışı bozan bir şey olduğunda ve biz de bu sıradışı akışa şahit olduğumuzda, bu olayı bize sorulsun veya sorulmasın hikayeleştirip anlatıyoruz. Belki de bu yüzden haberler en çok izlenen program oluyor; sıradışı olanın merakı.
Haberler bile olay örgüsünü hikâyeleştirmeden anlatmaz; aksi halde anlamsız kalacak gibi.
Bir de diğeri var; hikaye kurgulayıp anlatmak. Herodotos tarih kitabında hikayeler anlatır, Sümer tabletleri hikaye anlatır; Antik Yunan'da Homeros ve Hesiodos tanrıların var oluşunu hikâyeyle anlatır; varlığın varlık alemine gelişinin nasıl olduğunun açıklama gayretleri bile hikâye ile anlatılır.
Neden bu hikâyeleştirip anlatmaya merakımız?

Yoksa anlam arayışımız kurduğumuz hikayelerle mi şekilleniyor? Anlattığımız hikayeler mi hayatı anlamamızı sağlıyor?
 Kierkegaard'ın dediği gibi: "Hayat geriye doğru anlaşılır, fakat ileriye doğru yaşanır." Geriye doğru kurduğumuz hikaye mi hayatı anlamlı kılıyor?

"Anlamlı hayat, iyi bir hikaye mi yazmaktır?"

"Hayatı hikâyeleştirerek mi anlamlandırıyoruz, yoksa anlamlı bulduklarımızı sonradan mı hikâyeleştiriyoruz?"




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Simgelerin sihirli gücü

Zihnin Labirentleri

Zihnin Zincirleri