“Sepetteki Elmalar”

“Sepetteki Elmalar”

Balkonda yağmuru izlerken düşündüğüm bilen özne ile bilinen nesne arasındaki ilişkinin neliği, yorgunluk olarak geri dönmüş sanırım ki oturduğum yerde uyuyakalmışım.
Gözlerimi açtığımda karanlık aydınlığın yerini almış, gün geceye dönmüştü. Ben ise biraz afallamış gibi hissediyordum; uyumak sanki iyi gelmemişti, geçen zamanın farkında bile değildim. Eskiler, "Bu vakitte uyumanın iyi olmadığını," söylerler. İçinde bulunduğum algı durumunu göz önüne aldığımda haklılar sanırım.
Usulca telefonuma uzandım; amacım saati öğrenmekti. Evimde saat yoktu ve çok uzun zamandır, "cep telefonu" taşımaya başladığımdan beri saat kullanmıyordum. Saati sürekli cep telefonundan öğrenirdim; tabii sadece saat mi? Hayır, bu küçük alet hayatımı kontrol altına almıştı sanki; çoğu şeyi ondan öğreniyordum. Mesela: Artık gazete okumuyordum, kimseye adres sormuyordum, mektup yazmıyordum, çoğu zaman para bile taşımıyordum...
Evet, hayatımı çok kolaylaştırmıştı ama kendimi ve çevremdeki diğer insanları gözlemlediğimde fark ettiğim onların da benim gibi komutla hareket eden, çoğu zaman düşünmeyen, sadece uygulayan bir makine gibi davranıyor olduğumuzdu ki bu, yapay zekânın gelişmesiyle beraber her alanda kendini gösteren bir durumdu tıpkı "iplerle kontrol edilen kuklalar gibi." Hayat nasıl yaşanmalı, hangi yiyecek yenmeli; burası önemli çünkü: "Doğru yiyecek ve yeme kültürü bizlere atalarımızdan miras." Nasıl davranmalı, neye yatırım yapmalı, hangi ideolojiyi savunmalı veya ideoloji savunmak doğru mu gibi...
Evet bir çok şey veya devasa bir bilgi arşivini üzerimde taşıyordum ama hiçbiri önceden arıştırarak ve tecrübe ederek öğrendiğim bilgi gibi kalıcı değildi. Mesala ben en az on sefer navigasyonla gittiğim adresi navigasyon kullanmadan gidemiyorumdum...
Birçok şeye benim karar vermediğim, yapacağım en ufak otonom davranış için bile bu küçük şeye ihtiyacım olduğu... İşte bu da beni düşünceye sevk etmiş ve hayatımı değiştirmeye karar vermiştim. Uyku sersemliğiyle o eski alışkanlık tekrar baş göstermişti ki bu kaçınılmaz bir şey, James Clear'ın Atomik Alışkanlıklar kitabında bahsettiği gibi: "Kişi kendine bir rol model belirler, bu rol model karakter inşa eder ve kişi bu karakterin nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranır; sonuç olarak davranış alışkanlığa dönüşür." Ellerim cep telefonumu aramıştı fakat ulaşamadı çünkü yoktu. Buraya taşınırken geride bıraktığım alışkanlıklardan biri de telefondu. Kaldı ki yanımda saat de yoktu; belki de önemli de değildi, zamanın farkında olmanın bu yaşantıda ihtiyacım olan bir şey olduğunu düşünmüyordum.
Buraya taşınma gereksinimi duymamın, yani yeni bir hayata başlamamın sebeplerinden biri de buydu zaten: Otonom yaşantıdan kurtulmak ve hayatı ve kendimi yeniden tanımak. Gelmeden önce de Descartes gibi sepetimdeki bütün elmaları boşalmıştım; hem fiziki hem de zihinsel. Öyle düşünüyordum ki bulacağım ve öğreneceğim her şey beni yeniden inşa edecek ve gerçekten yaşadığımı hissettirecek. Ve gerçekten bana ait olacak ve doğru olarak öğrendiğim her şey benim doğrum olacak ve kimseye hesap vermek zorunda kalmayacaktım.
Şimdi bu karanlığın içerisinde oturduğum sandalyemden kalkıyorum. Neyi nereye koyduğumu çok iyi bildiğim için önce mumlarımı buluyor ve yakıyorum. Yanımda getirdiğim ve en önemli şey olarak gördüğüm kitaplarımın yanına gidiyorum. Bir tanesini seçiyorum; hangisi olduğu önemli değil, buraya getirdiysem hepsi aynı değere sahip çünkü benim için: "Sepeti boşaltmak, bütün elmaları sonsuza kadar çöpe atmak değildir; hangilerinin bana ait olduğuna yeniden karar vermektir."
 Bir tanesini elime alıyorum: Immanuel Kant, "Pratik Aklın Eleştirisi". Açıyorum, ilk sayfaya not düşmüşüm:
Sapere aude!
"Kendi aklını kullanma cesareti göster." Sanırım bu notu "Aydınlanma Nedir?" makalesini okuduktan sonra buraya yazmıştım.
Ne afilli bir cümle, şimdi daha etkileyici duruyor.
Sizler de otonom makineler gibi yaşadığınızı hissediyor musunuz ve cevabınız evetse bu yaşamak, yaşamak mı?




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Simgelerin sihirli gücü

Zihnin Labirentleri

Zihnin Zincirleri